Yazarlar

Cumhuriyet mi cumhurdan, cumhur mu Cumhuriyet'ten

2 yıl önce

Ne ayak!


Efendim günün anlam ve önemini belirten bir konuşma yapmadan edemeyeceğim, zülf-i yâri yolar isem affola.
 
Malum, körlerin fil tanımı gibi kavramları kendimize göre kesip kırpmayı severiz. Seneler ve hatta asırlar geçer de laiklik, demokrasi gibi kavramların içini bir türlü dolduramayız. Herkes bir tarafa çeker.
 
Demokrasi zaten baştan sakat doğumdu derler. Roma’da ihdâs edildiğinde “yöneticilerin halk tarafından seçilme” usulüydü. Oy kullananlar ise sadece hür erkeklerdi. Yine de başlangıçta eksiği gediği olması bir derece anlaşılabilir. Sorun, bizim başkalarına oranla yoll almakta yavaş davranmamızda.
 
Geniş bir perspektifle geçmişe ve meselelere bakan her vatandaşımızın, cumhuriyet rejiminin ülke için ne derece isabetli olduğunu göreceğini düşünüyorum. Osmanlıyı sevdiğim, pekçok yönünü takdir ettiğim doğru; ancak bu, saltanat uygulamasına sıcak bakmamı gerektirmiyor.
 
Başlangıçta yol aldığı bu uygulamayı zamanında cumhuriyete evirebilseydi büyük iş başarmış olacaktı. Neticede her devlet gibi doğup büyüdü ve ardından günahıyla sevabıyla tarih müzesinde yerini aldı.
 
Neticede bir asra yaklaşan bir cumhuriyet idaresi tesis edildi. Emeği geçen ve hak eden herkesten Allah razı olsun.
 
Ancak eski toprakların kökleşmiş ve büyük sorunları da olur. Geçmişten tevarüs ettiğimiz o sorunların çoğunu ve yakın dönemde bunlara eklediklerimizi çözmeye  bizdeki cumhuriyet anlayışı yeterli olmadı.
 
Dünyada daha ideal bir yönetim biçimi olmadığına göre demek ki sorun sistemden ziyade, onun uygulayıcısı olan bizlerde. Biz kimiz? İdareci, memur, ümerâ, esnaf, çiftçi, zengin, fakir… Yani topu ne tek başına devlete atmak ne de halkı bu hususta hor görmek mümkün.
 
Halkın idarecilerini seçmesi, halk merkezli bir yönetim tarzı yürütülmesi, her şeyden önce idarenin halk için olması şeklinde tanımlayabileceğimiz “cumhuriyet” yaklaşık bir asır önce eksik gedik de olsa tesis edildi.
 
Dedim ya, bir şeyin ideali olmuyorsa hiç olmamalı denmez. Cumhuriyeti kuranlar daha işin başında şehirlerin nabzından ziyade nabza göre şerbet anlayışıyla ikinci meclisi masa başında dizayn ettiler. Geçmişin aksaklıklarını giderip mirasın güzel yanlarına sahip çıkmalıyken redd-i mirasta bulundular.
 
Din ve dindara yapılan baskıdan bahsetmiyoruz sadece, halk müziği, Rumeli türküleriyle büyüyen Gazi Paşa’nın ülkesinde - bir rivayete göre ona rağmen – yasakken Erzurum Halk Evi’nde “Hamlet” oynanıyor, radyolarda batı müziği dinleniyordu. Sinan Çetin’in bu durumu karikatürize ettiği kısa filmi hatırlarsınız.
 
Yani daha işin başında halkın ve halka ait unsurların pekçoğu yok sayılarak bir cumhuriyet inşa edilmek istendi. Medya ve sosyal baskıyla hor görülen dindarlık çağdışılık olarak yaftalanırken (arşivler ortadadıdır.), o din gelmeden önce de var olan pek çok eski uygulama çağdaşlık olarak lanse edildi.
 
Yani mahalle baskısıyla “Biz işimize gelmeyen eskiye eski deriz; ama işimize gelen daha eskiye yeni ve çağdaş deriz” denmiş oldu. Benim de karşı olduğum ihtişamlı türbeleri kapatan zâta, ülkenin en büyük türbesini yaptık mesela.
 
Yine de o hengameyi bir kenara bırakıp sözü şuraya getimek istiyorum: Biz adını cumhuriyet koyarak iyi bir yola girmişken, geçen bir asırda onu gereken noktaya taşıyabildik mi?
 
Yani emanete sahip çıkabildik mi? Çin gibi bazı ülkeler sınıfta kalsa da Kızılderili ve zenci katili Amerikalıların, yerlileri silip süpüren Kanadalıların, Nazi ırkçılığıyla dünyayı sallayan Almanların torunlarının bugün geldikleri nokta göz kamaştırıcı.
 
Teknolojiden bahsetmiyorum, insanlıktan, ayrımcılığı reddetmekten, farklı kesimlerle uyumlu yaşayabimekten, yöneticilerin farklılıkları bir motor güç olarak kabullenip onları ülkenin refah ve gelişmesine kanalize etmesinden bahsediyorum.
 
Ama bizde nasıl? Öyle ayrışmışız ki! Asker der ki bu vatanı ancak biz sevebiliriz, kimisi dindara hayat hakkı tanımaz, dindarımızn bir kısmı önüne geleni hor görüp cehennem zebaniliği yapar, bazısı dedelerimiz bu cumhuriyeti beraber kurmamışız gibi kuru milliyetçilikle birbirine düşman olur, sünnimiz aleviye diş biler, alevimiz ona tepki diye Ali’nin dinine de tavır alır.
 
Solcu sağcıya söver, sağcı solcuya. Ortadakine iki taraf da hoş bakmaz. Ben senin diyene diğeri ben de senin derken bir başkası ben topunuzun diye höykürür.
 
Kayırmacılık, tarafgirlik, tefrika, fitne ve fesat, birbirine hayat hakkı tanımama gibi cumhuriyetin ruhuna uymayan hangi virüs varsa bizde. Acı ama gerçek, bunlar kanayan yaralarımız.
 
“Aydınlanma, çağdaşlaşma ve bağımsılığımızın simgesi Cumhuriyetimizin ilanının 96. yıldönümü” diye başlayan hamasi mesajların sosyal medyada iyi niyetlerle birbirine gönderildiği bu mutlu günde cumhuriyet duvarında tuğlası olan yönetici, vekil, asker, köylü, kentli herkesi rahmetle anarken kendi aramızda aydınlanma, cumhuriyet, çağdaşlık gibi kavramların olgunca, geniş yüreklilikle tartışılabileceği bir zemin oluşmasını diliyorum.
 
Beğenmeyen çeksin gitsin demekle sorunlar hallolmuyor. Madem birbirimizi beğenmiyoruz, beğeneceğimiz yönlere hasr-ı nazar edip şu cumhur gemisini yüzdürelim. Farklılıklar ve tatlı tartışmalarımız da gemiyi hareket ettiren dalgalar olsun, o kadar da oluversin.
 
Üniversitede bir hocamız, “Sağda solda çimlere basmayın, çiçekleri koparmayın yazıyorsa iş bitmiştir. O zaten bir problemin işaretidir.” derdi. Biz de devleti tanımlarken cumhuriyet kelimesini kullanmakla işin içinden sıyrılamayız.
 
Tanımın içini boşaltırsak ne ifade eder. Üç yüz milyon zenginin yaşadığı ve her geçen gün halk ile seçkinler arasındaki uçurumun derinleştiği Çin, ne  kadar halk cumhuriyetiyse; geçmişten bu yana hep dini istismar eden İran ne kadar İslam cumhuriyetiyse, demokrasinin yanından geçemeyecek bazı ülkeler başlarına demokratik ifadesini nasıl yerleştirmişse biz de miras olarak aldığımız cumhuriyet kavramını hak ettiği noktaya taşımazsak aynı şekilde anılırız. 
 
Bugün hâla cumhuiryeti askeri törenle kutlamamız, şahsen orada hislerim kabarsa ve ortamı sevsem de hala işin başında olduğumuzun göstergelerinden biri. Henüz iş fikrityat sahasına çıkamadı yani.
 
Ne mi yapacağız? Hiç hazzetmediğim ve demokrasinin d’sinden anlamayan bir adamın güzel bir sözü vardı: “Biz aynı gemideyiz.” İstesek de istemesek de bu böyle. Herkes istemeyen insin dese olmaz.
 
Laik teyzem televizyonda başörtülüler Arbistana gitsin derken; oraların mslek erbâbı, transları ve benzerlerine ek olarak normal bir hayat sürmek isteyen lâdînîeri de bize özeniyor. Hepsine gel diyebilecek mi? Sonuçta biz bizeyiz, Allah vermesin ülkenin başına bir şey gelse bize yine bizden fayda var.
 
Bırakalım Turancıyla Leninci aynı belediyede kurallara uygun, halkın maslahatına uygun şekilde hizmet versinler. Ülkücüsü, türkücüsü dağ türküleri söyleyen gençlerle halleşip onları anlamaya çalışsın. Asker askerlik yapsın, milletin evladına tepeden bakmasın... derken örnekleri çoğaltabiliriz.
 
Bayrağımızın altında, nice cumhuriyetli yıllara...
 
                                                                                                                      

 



İlgili konular