Yazarlar

Erdoğan’ın Avrupa’yı saran ahtapot kolları

1 hafta önce

cumali önal

Avrupa genelinde yaklaşık beş milyon Türk’ün yaşadığı tahmin ediliyor. Bunun üç milyonu Almanya, diğerleri ise başta Fransa, Hollanda, Belçika, Avusturya olmak üzere diğer Avrupa ülkelerinin vatandaşları.

Türklerin yanı sıra Türkiye’den göç etmek zorunda kalan Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Yezidiler, Aleviler, Keldaniler de var. Bunların toplam sayısının da bir milyondan fazla olduğu tahmin ediliyor.


Özellikle Türklerin Türkiye ile hala çok güçlü bağları bulunuyor. Her yıl tatillerini Türkiye’de geçiriyorlar ve çoğunun birinci ve ikinci dereceden akrabaları hala Türkiye’de yaşıyor.


Çoğunluğu Türkiye’deki yaşam biçimlerini Avrupa’ya taşımış durumda. Hala aynı şehir ya da ilçe veya kasabadan olanlar topluca Avrupa’nın bir şehrinde yaşıyorlar. Özellikle birinci ve ikinci kuşak Türkler arasında bu gettolaşma çok yaygın. Bulundukları ülkenin dillerini çok az biliyorlar ve diğer milletlerden insanlarla iletişimleri alt düzeyde.  Çoğu hala yatırımlarını Türkiye’de yapmayı tercih ediyor. Yatırımlarının önemli bir kısmını ise ev ya da arazi satın alma oluşturuyor.


Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri ile yeterli düzeyde entegre olamamalarına rağmen, Türkler arasındaki suç oranı son yıllara kadar Avrupa ülkelerinin dikkatini çekecek düzeyde değildi. Fakat Erdoğan iktidarı ile birlikte Avrupa’daki Türkler arasında hızlı bir siyasallaşma görülmeye başlandı. Türkiye’deki kamplaşma ortamı Avrupa’ya taşındı.


Erdoğan’ın Avrupa’daki toplumu mobilize etmekteki başarısının altında pek çok sebep var.


Bunun pek çok siyasi, kültürel, sosyal, ekonomik sebebi bulunmakla birlikte bunların başında Erdoğan’ın Türkiye’deki parti yapılanmasının bir benzerini Avrupa’ya taşıması yer alıyor. Partisini Türkiye’nin dört bir yanında ahtapot kolları gibi teşkilatlandıran Erdoğan bunun bir benzerini tarikatlar, cemaatler, sivil toplum örgütleri, ırkçı ve dinci yapılanmalar ve en önemlisi de Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden Avrupa’da gerçekleştirdi.


Günümüzde Türkiye merkezli pek çok tarikat ve cemaat nasıl ki Erdoğan’a direkt biat ettiyse ve her ortamda Erdoğan’ın emir eri gibi hareket ediyorsa benzeri Avrupa için de geçerli. Ve bu tarikat ve cemaatlar Avrupa’da topladıkları paraların önemli bir kısmını Türkiye’ye gönderiyorlar.


Ancak Erdoğan yönetiminin Avrupa’daki en önemli silahı Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde faaliyet gösteren Diyanet İşleri Türk İslam Birliğ’ne (DİTİB) bağlı camiler. DİTİB, halihazırda Avrupa’daki en büyük Müslüman çatı kuruluşu olarak biliniyor. Halihazırda Almanya genelinde DİTİB’e bağlı 900’den fazla cami bulunuyor ve bu camilerde Türkiye tarafından görevlendirilen, maaşları Türkiye tarafından ödenen binden fazla imam ve müezzin görev yapıyor. Tüm Avrupa genelinde cami sayısının iki bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Aynı şekilde diğer ülkelerde görev yapan imamlar da Türkiye tarafından görevlendiriliyor. İmamlar büyükelçilikler ve konsolosluklar bünyesinde yer alan din işleri müşavirine bağlı çalışıyorlar.


Erdoğan’ın yönlendirmesiyle imamlar ve cami cemaati Erdoğan yönetimine karşı olanların tespit edilmesinde istihbarat elemanları gibi çalışıyorlar. Hatta muhalif isimlerin Türkiye’ye bildirilmesi için özel iletişim hatlarının oluşturulduğu Alman medyasına yansımıştı. DİTİB ve milli görüş hareketine bağlı bazı isimlerin Türk istihbaratı için çalıştığına yönelik pek çok delil bulunmasına ve geçmişte bu konuda bazı mahkemeler yapılmasına rağmen Almanya Türkiye ile ilişkilerinin bozulmaması için bu konuyu çok fazla gündeme getirmemeye çalıştı.


Buna rağmen bazı eyaletler DİTİB ile işbirliğine son vererek, bu kuruma yaptıkları maddi destekleri kesmeye başladı. Bu eyaletlerin başında Hessen eyaleti geliyor. Eyalet bundan sonra İslam derslerinin verilmesi konusunda DİTİB ile işbirliği yapmayacak. Kararın diğer eyaletlere de yayılabileceği belirtiliyor.


Ancak son aylarda milliyetçi kimlikleriyle ön plana çıkan ülkücülerin harekete geçirilmesi Avrupa ülkelerinde alarm zillerinin çalmasına sebep oldu. Özellikle MHP ve AKP arasında 15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişiminden sonra kurulan ittifaktan sonra Avrupa genelinde örgütlenen ülkücüler arasında AKP’ye doğru kaymalar görülmeye başlandı.


Bozkurtlar olarak Avrupa kamuoyunun gündemine gelen ülkücülerle ilgili olarak Almanya ve Avusturya geçtiğimiz yıl bazı adımlar atmış ve bozkurt işareti yapılmasını yasaklamıştı. Ancak bu yapılanmayı asıl gündeme getiren Fransa oldu.


Fransa İçişleri Bakanı Gérarld Darmanin bu ay başında yaptığı açıklamada Bakanlar Kurulu kararı ile “aşırı milliyetçi” ve “paramiliter” bir hareket olduğu gerekçesiyle Türkiye kökenli “Bozkurtların" Fransa’daki faaliyetlerinin yasaklandığını açıkladı.


Dağlık Karabağ üzerinde yaşanan Ermeni-Azeri savaşı Avrupa’daki Türk ve Ermenileri de karşı karşıya getirmesi bu kararın alınmasında önemli bir etken olarak gösteriliyor. Fransa’da güçlü bir lobileri bulunan Ermeniler, Dağlık Karabağ için sokaklara dökülünce Türk topluluğu da bunlara karşılık vermiş ve bazı şehirlerde çatışmalar yaşanmıştı. Ancak Fransız yetkililer, Türklerin organize edilmesinde bozkurtların önemli bir rol oynadığını öne sürüyor.


Aynı şekilde Fransa’daki bozkurtların lideri olduğu öne sürülen Ahmet Çetin isimli birinin sosyal medyadan yaptığı paylaşımda, “Ben Türk komandosuyum. Türkiye hükümeti bana aylık iki bin Euro ve silah versin Fransa’nın neresinde olursa olsun gerekeni yaparım“ demesi de Fransızları alarm durumuna geçirdi. 5 Kasım’da yapılan mahkemede Çetin altı ay hapse ve Ermeni kuruluşlara 5 bin Euro ceza ödemeye mahkum edildi.


Özellikle ülkücü ya da bozkurtların harekete geçirilmesi Avrupa’da geçmişte işlenen cinayetleri de gündeme getirdi. Bozkurtlar veya resmi adıyla Ülkü Ocakları 18 Mart 1966’da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencileri tarafından kuruldu. Hareketin manevi lideri ve kurucusu ise eski bir asker olan Alparslan Türkeş.

 

Nazi Almanya’sının Hitleri için söylenen Führer’den esinlenilerek Türkeş için de “başbuğ“ ifadesi kullanılıyor. Ülkücülerin şimdiki başbuğu Erdoğan’ın siyaset ortağı Devlet Bahçeli.


Soğuk Savaş döneminde Türkeş’e bağlı bozkurtların/ülkücülerin derin devlet olarak adlandırılan yapılanmalarda önemli bir rol oynadığı bilinen bir gerçek.


Özellikle Türkiye’yi 12 Eylül 1980 askeri darbesine götüren süreçte ülkücüler pek çok cinayette rol aldı.

Mesela Türkiye İşçi Partisi (TİP) adlı sol bir örgüte mensup yedi öğrencinin Ankara Bahçelievler’de boğularak öldürülmesinde rol alan ülkücü kökenli Haluk Kırcı geçtiğimiz aylarda bir televizyon kanalına yaptığı açıklamada, “Biz oraya katliam için değil, intikam için gittik“ diyerek cinayeti savundu. Kırcı hakkında hiçbir işlem yapılmaması dikkat çekti


1980 darbesinden sonra ordu tüm yapılanmalara ağır bir darbe indirdi ve bundan ülkücüler de etkilendi.

Ancak ülkücü yapılanmalar bu kez mafyatik örgütlerle işbirliğine girdi. Mafya ile bağlantı kuran ülkücü liderler arasında Abdullah Çatlı, Mehmet Gül, Mehmet Şener isimleri öne çıkıyordu. Ve bu dönemde uyuşturucu ticaretinde rol almaya başladı ülkücüler. Sonraki dönemde özellikle uyuşturucu ticaretinde rol alan günümüzün önde gelen mafya liderleri Alaattin Çakıcı, Sedat Peker, Mustafa Öz gibi isimler ülkücü gruplarla da yakın temasta oldular. Avrupa ve dünya genelindeki Türk diplomatik misyonlarına yönelik gerçekleştirdikleri saldırılar ve öldürdükleri Türk yetkililerle adından söz ettiren Ermeni terör örgütü Asala’nın bitirilmesinde özellikle 1980’li yıllarda ülkücü grupların önemli bir rol oynadığı belirtiliyor.

 

Aynı ülkücü gruplar bu kez Kürt gruplara karşı kullanılmaya başlandı ve pek çok önde gelen Kürt isim suikastlerle öldürüldü.


1996 yılında yaşanan Susurluk olayında ülkücü yapılanmanın devletle nasıl içli dışlı olduğu, kazada ölen ve yaralanan isimlerin kamuoyuna yansımasıyla net bir şekilde ortaya çıkıtı. Kazada ülkücülerin önde gelen isimlerinden Abdullah Çatlı ve dönemin Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ hayatını kaybederken, devletle sürekli işbirliği içinde olan Kürt aşiretlerinden Bucak’ın lideri Sedat Bucak ise ağır yaralı olarak kurtuldu.


Alparslan Türkeş’in ölümü ve yerine Devlet Bahçeli’nin geçmesiyle ülkücü hareketlerde bir pasifleşme dönemi başladı. 15 Temmuz 2016’daki darbeye kadar da Bahçeli, sürekli olarak ülkücülerin sokaklara düşmemesi için telkinlerde bulundu. Ancak darbe ile birlikte Erdoğan’la müttefik hale gelen Bahçeli’nin söylemleri sertleşirken, ülkücülerin faaliyetlerinde de gözle görülür hareketlenmeler başladı.


Hem Devlet Bahçeli’nin ve hem de ülkücülerin MİT’le yakın ilişkisi bilinen bir gerçek. Bu da son dönemde Avrupa’daki ülkücü hareketlenmelerde bizzat merkezden komutların gittiğini gösteriyor.


Özellikle Ermenilere karşı kullanılan ülkücülerin Fransa’nın yanı sıra Almanya’da da Ermenileri hedef almaya başladığı yönünde bilgiler yansıyor kamuoyuna. İnsan hakları aktivisti Taner Akçam facebook sayfasından yaptığı paylaşımda Almanya'daki Türk ırkçıların Ermenilerin evlerinin önüne mektuplar bırakıp tehdit ettiklerini belirterek Alman hükümetini ırkçılara karşı tedbir almaya çağırdı.


Alman Parlamentosu’nun Perşembe günü yapacağı toplantıda bozkurtlara ya da gerçek isimleriyle ülkücülere karşı nasıl bir tavır takınalacağına karar verilecek. Özellikle Türk asıllı Cem Özdemir’in mensubu olduğu Yeşiller Partisi Bozkurtlarla bağlantılı tüm dernek ve yapıların kapatılmasını istiyor.


Bazı Alman parlamenteler, bozkurtların Avrupa’daki en entegre ırkçı yapı olduğunu belirtiyor. Geçtiğimiz 19 Temmuz’da Alman ordusunda görevli dört Türkiye asıllı askere ülkücü oldukları gerekçesiyle soruşturma açıldı.


Geçtiğimiz aylarda yine İsveç’te görev yapan Türkiye asıllı gazeteci Abdullah Bozkurt, Türkiye kökenli bazı kişilerin saldırısına uğrayarak darp edilmişti. Bozkurt özellikle Erdoğan’ın yaptığı hukuksuzlukları İngilizce bir internet sitesinden tüm dünyaya duyuruyor.

 

Yine Almanya’daki Sol Parti milletvekili Sevim Dağdelen, Erdoğan’la Milli Görüş Hareketi arasındaki bağlantının ne olduğu yönünde parlamentoya verdiği soru önergesine verilen resmi yanıtta Erdoğan’ın hem Milli Görüş ve hem de Mısır merkezli Müslüman Kardeşler hareketi ile yakın ilişkiler içinde olduğu belirtiliyor.


Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un İslam krizde sözüne benzer bir ifadeyi de Almanya Başbakanı Angela Merkel'in göç, uyum, mülteci sorumlusu olan A. Widmann-Mauz, 21 Ekim'de kişisel Twitter hesabından yaptığı paylaşımda kullandı, Widmann-Mauz, "İslamcılık, ölümcül bir zehirdir. İslamcılar, barışcıl olan birlikte yaşamımızı yok etmek istiyor. İslamcıların ülkemizde yeri yok" ifadesini kulanarak Erdoğan’ın politikalarına tepki gösterdi.

 

Sonuç olarak başta Fransa, Avusturya ve Hollanda olmak üzere Türklerin yoğun olarak yaşadığı pek çok Avrupa ülkesinde Erdoğan ve politikaları çok daha yakından izleniyor. Avrupa Birliği’nin Aralık ayında yapacağı liderler zirvesinde özellikle Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de izlediği politikalarının masaya yatırılacağı göz önünde bulundurulacak olursa Avrupa’nın artık Erdoğan’ın izlediği politikalara müsamaha göstermek istemediği net bir şekilde ortaya çıkıyor.



İlgili konular

babacan

Ali Babacan: Tweet attığı için tutuklanan yerde insan hakları olur mu?

10 saat önce

Ali Babacan, insan hakları dersi almak istiyorsanız tweet attığı için tutuklanan lise ve üniversite öğrencileriyle görüşün dedi....Devamını oku
babacan

Babacan'dan Varlık Fonu açıklaması: Siz kapatmazsanız gelip ben kapatacağım

20 saat önce

DEVA Partisi Eskişehir İl Kongresi'nde konuşan DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Koronavirüs salgını nedeniyle zor günler geçiren esnaftan kira stopajı vergisi alınmaması çağrısında bulundu....Devamını oku