Yazarlar

Nerede kalmıştık

1 yıl önce

yusuf kamil sözeri

Efendim nerede kalmıştık? Pek tabi yolda kalmıştık. Hangi hususta derseniz bir önceki yazımıza dönelim: “İstanbul Sözleşmesi”

Bayanlar bir şeyler istiyor. Ne istiyorlar diye bakıyorum, sadece hakları olanı istiyorlar.

Sözleşme maddelerindeki bazı mağduriyetler karşı cins için de geçerli, lakin konumuz pozitif ayrımcılık yapılmasını doğru bulduğumuz bizden daha ince, daha nârin bayanlar. Hak ettikleri değeri verebiliyor muyuz? Elbette hayır. Ve bu konuda kırk fırın ekmek yememiz gerekiyor.


İstanbul’a gelene kadar yollarda toplanacak çok çakıl taşı var. Her biri köşeli mi köşeli.


Bir kere sözleşmenin asıl muhatabı devlet. Tedbir ve çözüm önerilerinin hepsinde oklar ona yönelik. Tamam da kardeşim, sütün kaymağı bu, millet bu ki devlet de bu. “Bâtılı tasvir sâfî beyinleri idlâl eder.” kaidesince ayrıntıya girmeyeyim diyorum, lakin vatandaş kimden neyi beklediğini bilmeli.


Birileri sözleşmeyi uygulayın diyedursun ben biraz iç karartayım istemeyerek de olsa.


Satır aralarında yer alan ve sorunun büyümesinde etkili olan erkeklerin yetişme tarzı... Bu konuda dindarımızda da sekülerimizde de hiçbir şeyden anlamayan nötr vatandaşımızda da benzer sıkıntılar var. Saha dikenli, çocuk ya çevresinde ve ailesinde kadının itilip kakıldığı bir ortam görüp kendini geleceğe hazırlıyor(!) ya da özellikle çevrenin etkisiyle kadını zihninde sadece cinsel yönüyle kodluyor. Her ikisi de uzun tahlillerin ve ayrı ayrı yazıların konusu.


Bu satırları yazarken amacım sıkıntıların sebeplerini ve çözüm önerilerini nazarlara sunmak değil. Benim hayret ettiğim şu: Bu bayanlar hangi ülkede yaşadıklarını bilmiyorlar mı ki çok ümit varmış gibi sokaklarda hak arıyorlar. E aramasınlar mı, bu bir demokratik yol değil mi? Arasınlar elbet. Ben sadece ortamın ahvâlinden biraz bahsetmek istiyorum:


Bir yanda “Kadının sırtından köteği, karnından bebeği eksik etmeyecen!” diyen hanzolar, damat evinin eşiğinde testi kırıp bu işin dönüşü yok mesajı veriken bunun bir devamlılık duasına işaret olduğunu bilmeyip gelini ailesinden tamamen koparan cahiller, “Kocadır. Döver de sever de...” diyen yabaniler…


Bir yanda gösteri yapanlara orantısız şiddet uygularken “kadın-erkek eşitliği”ni de yanlış yorumlayıp bayanlara vuran, saç-baş yolan, kol büken, hakaret eden erkek (ve son günlerde de sıkça görmeye başladığımız bayan) memurlar… ben bunları yazarken Grup Yorum üyesi bayanın burnundaki kan kurumuş muydu bilemiyorum.
Bir yanda istesek de istemesek de yüzleşmemiz gereken yanlış cinsel eğilimlerimiz. Her ne kadar bayanlar “Beden bizim, ruh bizim!” deseler de bu darı, derdini aç tavuklara nasıl anlatacak? Hastalıklıyız, frenimiz yok. Saygımız, empatimiz yok. Onlara bakarken bizim de anamız, eşimiz, kızımız var; onlar için istediğimiz saygıyı hepsine gösterelim diyemiyoruz. Diyemiyoruz, çünkü tablo ortada. Haberler, sosyal medya, anlatılanlar şamar gibi çarpıyor suratımıza. İstanbul sözleşmesinde töre ve din kılıflı baskılara yapılan vurgu bir realiteyi gösteriyor. Bununla beraber asıl böyük tespit, erkeklerin yetişme tarzı…


Bizde erkek nasıl yetişir? Dedeler torunlara “Hele aç bakayım da sana para vereyim!” derken genç akrabalarla mahalledeki abiler 3-4 yaşındaki çocuklara küfürler öğretir. Çocuk ne dediğini bilemez, lakin fedakâr büyükler onu geleceğe hazırlamaya başlamıştır bile. Şuuraltı dolmaktadır. “Şunun anasına bir söv bakayım, haydi aslanım!” ve benzeri ham sözler, ham tavırlar… Örnekleri artırabiliriz. Yani çocuk on beşine geldiğinde, potansiyel bir tacizcidir: gerek sözlü gerek fiilî gerekse zihnî… Zira ona kalbinden ve beyninden önce uzvunun ne işe yaradığı öğretilmiştir, dengeler gözetilmemiştir, cinselliği hayatın bir gerçeği olmaktan ziyade bir üstünlük ve saldırganlık aracı olarak benimsemiştir. Acaba durum bu kadar vahim mi? Hayır, daha da vahim. Zira gerekenden daha küçük yaşta cinselliği bir bilinç değil bir fantazi olarak öğrenen çocuğun bu sahadaki yanlış beslenme sorunu ilk çocukluk yıllarından mahalle arkadaşlarına, çevresindeki büyüklerin üzerine boca ettiği bulaşıklara, ergenlik sürecinin doğru değerlendirilemediği çarpık aile ortamından meslekî çevreye kadar her yanda biriken tortularla onda kemikleşmiş sonuçlara yol açmakta.


Sonuç olarak kadını zihninde eksik ya da yanlış kodlayan bir yığın hastalıklı ruh, toplumun damarlarında virüs gibi dolaşıyor.


Haftaya devam edeceğim bahsi burada keserken bir kez daha sormak istiyorum: Sözleşme diye diye ortalığı yıkan bayanlar için çok üzgünüm. Yangın yerinde mera, taşlık sahrada sera, kızgın çöllerde vahâ arıyorlar. Umarım haklı beklentileri, bizi ümitsizliğimizden utandıracak şekilde tez zamanda çözüm bulur.


Evet, şapkamızı önümüze koyup bu sorunlarla biraz daha somut şekilde yüzleşmeye devam edeceğiz. Ne durumdayız, akepenin gün itibarıyla soruna ve çözüme katkıları ne olur? Devam edeceğiz…



İlgili konular

sendika

Gazeteci Saymaz: 17 milyon TL için işçileri satan sendika mahkemelik oldu

1 ay önce

Gazeteci İsmail Saymaz, bugünkü yazısında Özçelik-İş Sendikası’nın işçileri 17 milyon TL karşılığında işverene sattığı belirttiğiişçilerin açtığı davanın detaylarını paylaştı....Devamını oku
Caiçara

Başakşehir, Junior Caiçara'nın sözleşmesini uzattı

5 ay önce

Başakşehir, sağ bek oyuncusu Junior Caiçara'nın 2022'de bitecek sözleşmesinin 2024'e uzatıldığını açıkladı....Devamını oku