Yazarlar

Türkiye'nin Suriye işgalinin perde arkası

2 yıl önce

AKP, yenilgiden dahi mağduriyet çıkarmayı başardı


ABD Başkanı Donald Trump'la 6 Ekim'de yaptığı telefon görüşmesinden üç gün sonra 9 Ekim'de Suriye'nin kuzeyine yönelik operasyon başlatan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yine Trump'ın araya girmesiyle bir hafta sonra ABD'ye göre ateşkes ilan etti.
 
Türkiye bunu savaşa ara vermek olarak değerlendiriyor, çünkü ateşkes Kürt güçlerini muhatap olarak kabul etmesi anlamına gelecek. Suriyeli Kürtler, 'felaket' olarak adlandırdıkları işgal üzerine diğer düşmanları Suriye rejiminden yardım istediler. Yani iki en kötü içinde ehveni şeri tercih ettiler. 
 
İşgalin hem bazı stratejik gerekçeleri hem de itiraf edilmeyen ama kamuoyunun tahmin ettiği diğer sebepleri bulunuyor.
 
Stratejik gerekçeler
 
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu 1923'ten itibaren bir Kürt devleti fobisi ile yatıp kalkmaktadır. Yunan, Ermeni, Yahudi, Keldani, Suryani, Yezidi gibi gayri Müslim azınlıklar bir şekilde ülkeden gönderilirken, ya da kaçmaya zorlanırken Müslüman azınlıklar içinde asimile edilemeyen Kürtler ise rejimin korkunç katliam, ötekileştirme ve baskılarına maruz kalmaya başladılar.
 
Türkiye'de Kürtlerle birlikte Araplar, Boşnaklar, Arnavutlar, Çerkezler gibi başka milletlerden de azınlıklar bulunuyor. Mesela Arnavutlar sayılarının altı milyon, Boşnaklar da en az beş milyon olduğunu öne sürerler.
 
Ancak Kürtler dışındaki milletler homojen olarak herhangi bir bölgede çoğunluk olmadıklarından ya da kimlikleri çok fazla ön plana çıkmadığından rejim için herhangi bir risk teşkil etmemektedikler.
 
Türkiye'de özellikle Beyaz Türkler olarak adlandırılan, çoğu Kemalist düşüncede olan, Ergenekon türü yapılarla ülkeyi kontrol etmeye çalışan gruplar Kürt düşmanlığı ve korkusunun bayraktarlığının yapmaktadırlar. Ancak bu hastalık İslamcı AKP dönemi ile birlikte tüm toplum tabanına yayılmıştır. 
 
Bu düşmanlığın nasıl bir boyutta anlamak için tek bir örnek yeterlidir. Geçtiğimiz 23 Haziran'da Erdoğan'ın itirazı ile tekrar edilen İstanbul belediye başkanlığı seçimlerini CHP'nin adayı farkı 20 binlerden 800 binlere çıkararak büyük bir farkla kazandı.
 
Bunda özellikle Kürtlerin CHP adayı için kampanyalar yapması, daha önce İslami kimliğinden dolayı AKP'ye oy veren Kürtlerin de saf değiştirmesiyle Ekrem İmamoğlu, Erdoğan'ın adayı Binali Yıldırım'a karşı kazandı. 
 
Ancak ne zaman ki Suriye'ye operasyon konusu açıldı, hem CHP, hem İmamoğlu Erdoğan'ın yanında yer aldı. Tıpkı Kürtler gibi Osmanlı döneminden itibaren rejimin katliamlarına maruz kalan Alevilerin çoğunluğu dahi operasyona destek verdi.
 
Kemalistlerin kalesi olarak adlandırılan CHP'nin Alevi kökenli başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 'içimiz kan ağlayarak operasyona evet diyeceğiz.' sözünü kullandı. 
 
Operasyona karşı çıkan 'barış olsun' diyen yüzlerce insan sosyal medyada görüşlerini belirttiği için tututlandı. Pek çok insan Kürt olduklarını söyledikleri için sokakta dayak yedi.
 
Türkiye'deki Kürt düşmanlığının bayraktarlığını yapanlar, bağımsız bir Kürdistan'ın kurulabilmesi için Kürtlerin Akdeniz'e ulaşması gerektiğini düşünüyor. İran'dan başlayarak Irak, Türkiye ve Suriye üzerinden Akdeniz'e ulaşan kesintili de olsa bir Kürt nüfus bulunuyor. 
 
Türkiye'ye göre Suriye'de yaşanacak bir zaafiyetten faydalanacak Kürtler, nüfuslarının olmadığı bölgeleri de kontrol ederek Akdeniz'e ulaşma hayali peşinde.
 
Türkiye bu amaçla 2016 ve 2018'de gerçekleştirdiği iki operasyonla Carablus-El Bab hattı ile Afrin'i ele geçirdi. Afrin Türkiye'nin Akdeniz kenarındaki Hatay ilinin yanıbaşında bulunuyor.
 
Ve Hatay'da da büyük bir Kürt nüfus barınıyor. Türkiye hızla bu bölgelere Arap nüfusları iskan ederken, işgal ettiği yeni bölgelerin de nüfus yapısını değiştirecek hamleler yapacak. 
 
Ayrıca Kürtler arasındaki hızlı nüfus artışı ve Türklerin ise onların çok gerisinde kalması Kürt düşmanlığı korkusunu tetikliyor. 
 
Erdoğan'ın yayılmacı hayalleri
 
İktidara geldiklerinden itibaren AKP'li yetkililer bir Osmanlı hayalinden bahsetmeye başladı. Hem Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hem de bir zamanlar AKP'nin iki numaralı ismi olan ve 'yeni Osmanlı'nın fikir babası olarak adlandırılan Ahmet Davutoğlu müteaddit defalar, seçim mitinglerinde, özel görüşmelerde dile getirdiler. 
 
Mesela 2010 yılında Washington Post gazetesi yazarı Jackson Diehl, Washington’da görüştüğü Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun kendisine Türkiye’nin eski Osmanlı ülkeleri üzerinde liderliğini yeniden kurma hayalinden bahsettiğini yazdı.
 
Diehl, Wikileaks belgelerinde ‘son derece tehlikeli’ ve ‘neo-Osmanlı İslamcı fantezilerde kaybolmuş’ denilen Davutoğlu’nun kendisine, “İngiltere eski sömürgeleriyle bir milletler topluluğu halinde, neden Türkiye eski Osmanlı topraklarında, Balkanlar’da, Ortadoğu ve Orta Asya’da yeniden liderlik kurmasın?” dediğini (de) yazdı.
 
Washington Post yazarı şöyle devam etti: “Aslında, Arap sokaklarının muhtemel lideri olarak Erdoğan Hizbullah lideri Hasan Nasrallah gibi rakiplerinden daha çekici görünüyor.”
 
Zaten Davutoğlu'nun kaleme aldığı ve tüm dünyada meşhur olan 'Stratejik Derinlik' kitabında da aslında bu düşüncenin alt yapısı ortaya konuyor. 
 
Bu düşüncenin esiri haline gelen Erdoğan Libya'dan Sudan'a, Somali'den Suriye'ye tüm Arap dünyası, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya'da Türkiye'nin ekonomik, siyasi ve diplomatik gücünün çok üstünde maceralara girişmeye başladı. 
 
Libya ve Suriye'de fiili bir savaşın içinde bulunan Erdoğan, emellerine ulaşma konusunda ayırım farketmeksizin El Kaide'den El Şabab'a, Boko Haram'dan IŞİD'e pek çok radikal unsurlarla işbirliğine girdi.
 
Erdoğan'ın bu gruplarla ilişkisi sık sık ortaya çıkan ses kayıtları yada belgelerle ispatlanmaktadır. Özellikle IŞİD'in 2014'lü yıllarda Irak ve Suriye'nin neredeyse yarısını işgal ederek dünyanın en zengin terör örgütü haline gelmesinde Erdoğan ve ailesinin onlardan petrol alarak dünya piyasalarına satmasının çok büyük bir rolü oldu. 
 
Ancak uluslararası konjonktürden dolayı Erdoğan'ın bu bağlantıları tepkisiz kalmaktadır. 
 
Şu an Suriye'de gerçekleştirilen operasyonda kullanılan milis güçlerin önemli bir kısmının daha önce El Kaide, El Nusra, Heyet Tahrir Şam, IŞİD bünyesinde savaştıkları tahmin ediliyor. 
 
Zayıflayan Erdoğan daha da tehlikeli hale geliyor
 
Erdoğan'ın zayıfladığı Türkiye'de bilinen bir gerçek. En önemli oy tabanını oluşturan orta ve dar gelirli halk kitlesi daha da fakirleşiyor. 2010 yılında dünyanın 17. büyük ekonomisi iken bu yıl 21. olma ihtimali var. İhracat 2011 rakamlarının gerisinde. Gayri Safi Milli Hasıla da 1 trilyon dolar sınırından 750 milyar dolara geriledi. 
 
Yolsuzluklar hızla artarken, Erdoğan'a yakın isimler ekonomiye hükmetmeye başladı. 
 
Yapılan kamuoyu yoklamalarına göre Erdoğan'ın halk desteği yüzde 30'lara kadar düşmüş durumda. Çünkü halka anlatacağı hiçbir hikayesi kalmadı. Tek silahı milliyetçilik.
 
Bunun için de Suriye ve Kürt sorunu Erdoğan'ın her zaman kullanabileceği bir silaha dönüştü. Ne zaman sıkışsa Suriye'de bir maceraya atılıyor. Ve Türkiye'yi maruz bıraktığı maceranın ülkenin geleceği için çok büyük riskler barındırdığının farkında olarak. 
 
Son Suriye macerasının da ana etmenlerinden biri bu. Operasyonla birlikte televizyondan yayınlanan konuşmasında tüm Türk toplumunu partisinin şemsiyesi altında birleşmeye çağırdı. Tıpkı Çin Komünist Partisi gibi... 
 
Operasyonun başlamasıyla birlikte Türkiye'de konuşulmaya başlanan hayat pahalılığı, zamlar, enflasyon gündemden düştü. Halbuki bir daha zam yapmayacağını açıkladığı elektrik ve doğal gaza bir yıl içinde yüzde 50'den fazla zam yaptı.
 
CHP'nin belediyelerde gücünü artırması ve bu belediyelerde daha önce Erdoğan'ın partisinin yaptığı yolsuzlukları kamuoyuna açıklamaları da artık konuşulmaz oldu. 
 
Avrupa'nın mülteci korkusu Erdoğan'ı cesaretlendiriyor
 
Operasyonla birlikte Avrupa'nın Türkiye'ye karşı güçsüzlüğü bir kez daha ortaya çıktı. Aslında bu güçsüzlüğün sebebi ekonomik ya da politik değil, mülteciler....
 
Avrupa'dan gelen en küçük bir tepkiyi, 'mültecileri salarım' tehdidiyle bastıran Erdoğan, Barış Pınarı Operasyonu sırasında da benzer bir tehditte bulundu. 
 
Avrupa ise Türkiye üzerinde etkili olamayacak birtakım yaptırımlarda bulunma kararı aldı. Bunlar arasında en önemlisi silah ambargosu oldu. Fakat bu ambargonun Türkiye'nin işgalini durdurma etkisi yok. 
 
Halbuki Türkiye ihracatının yarısını Avrupa'ya yapıyor. Bu ihracat kalemleri arasında otomotiv ve tekstil ön sıralarda yer alıyor. Türkiye'deki iş sahasının en önemli kısmını bu iki sektör oluşturuyor. Avrupa'dan Türkiye'ye uygulanacak bir ekonomik ambargonun çok kısa sürede Erdoğan rejimi üzerinde etki meydana getirmesi mümkün. 
 
ABD'nin ise ekonomik olarak Avrupa gibi Türkiye üzerinde bir yaptırım gücü yok ancak askeri olarak Türkiye'nin elini kolunu bağlayabilir. Çünkü NATO bünyesinde yer alan Türkiye'nin askeri gücü ABD'den alınan silahlarla dizayn edilmiş durumda. 
 
Erdoğan Avrupa ülkelerini mültecilerle korkuturken, Trump'ı ise nasıl kontrol ettiği bilinmiyor. Amerikan kamuyou ortaya onlarca iddia atmasına rağmen Erdoğan'ın Trump üzerinde nasıl bir etki meydana getirdiğini tam olarak çözmüş değil.
 
Halbuki Trump'ın Erdoğan'ın ipini çekmek için elinde çok güçlü argümanları bulunuyor. Mesela sadece Halkbank dosyasını gündeme getirmesi durumunda hem Türk ekonomisi felç olacak, hem de Erdoğan'ın yolsuzluk bağlantıları ortaya çıkacağı için uluslararası mahkemelerde tıpkı Sudan devrik lideri Ömer Hasan el Beşir gibi bir yargılanmayla karşı karşıya gelecek. 
 
Türk ekonomisi tamamen dünya ile entegre olması, ekonomiyi ayakta tutabilecek yeraltı kaynaklarının olmaması, ihracatın ekonomi üzerinde büyük bir etkisinin olması Türkiye'yi ABD ve Avrupa'ya karşı çok güçsüz bir hale getiriyor. 
 
Ayrıca Türkiye'nin NATO bünyesinde yer alması da Erdoğan için önemli bir güvence. Çünkü Türkiye ile Rusya arasında 2015 yılında yaşanan uçak krizinden hemen sonra Erdoğan NATO'ya çağrıda bulunarak yardım talebinde bulunmuştu. Rus Lider Putin de Erdoğan'ı cesaretli olmamak ve NATO'nun arkasına saklanmakla alaya almıştı. 
 
Erdoğan Türkiye'yi Rusya'nın emir eri haline getirdi
 
Askeri ve stratejik alanda Batı ile ilişkileri zayıflatmaya başlayan Erdoğan, Türkiye'yi adeta Rusya'nın emir eri haline getirmeye başladı. Halbuki Akdeniz'den Kafkaslar ve Balkanlara, Kıbrıs sorunundan Orta Asya'ya hemen her alanda Rusya ile rakip olan Türkiye, sadece Suriye'de kalabilmek için Rusya'ya büyük tavizler veriyor. 
 
Batı ile ilişkileri zayıflatan Erdoğan'ın, Rusya'ya karşı da hiçbir yaptırım gücü kalmayacak. Ayrıca Türk ordusunun Rus silahlarıyla donatılması da bu riski daha da artıracak. 
 
Çünkü Rusya ile başka alanlarda yaşanacak bir kriz, Suriye'de etkisini gösterecek ve Türkiye'nin Suriye topraklarından derhal çekilmesi istenebilecek. 
 
Türk ordusundaki NATO subaylarının tamamını tasfiye eden ve daha önce kendisini devirmek isteyen Ergenekon ve Balyoz davalarından cezalar almış subayları getiren Erdoğan'ın askeri manevralarını da bu subaylar belirliyor.
 
Zaten geçtiğimiz aylarda Libya'daki operasyonları yöneten Türk subaylarının listesini ve fotoğraflarını yayınlayan Halife Hafter taraftarları aslında bu listelerdeki isimlerin önemli bir kısmının Ergenekon ve Balyoz davalarında ceza almış isimler olduğunu da dünyaya ilan etmişti. Benzer bir durum da Suriye'de geçerli. Bu operasyonları da ağırlıklı olarak Erdoğan karşıtı düşüncede olan subaylar yürütüyor. 
 
Ancak asıl bilinmez ise Savunma Bakanı Hulusi Akar'ın neden tamamen Erdoğan'ın kontrolüne girdiği. Akar'ın Erdoğan'dan nefret ettiği yıllarca Türk kamuoyunda dile getiriliyor. Aynı şekilde Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hakan Fidan için de benzer iddialar ortaya atılıyor.
 
Fakat her iki ismin Erdoğan'ın sırdaşları haline gelmesi, Erdoğan'ın tüm operasyonlarını bu iki isim üzerinden yürütmesi akıllarda pek çok soru işareti meydana getiriyor. 

 



İlgili konular

çelik

AK Parti Sözcüsü Çelik'ten Yunanistan'a düzensiz göçmen tepkisi

7 ay önce

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, "Yunan hükümeti Cumhurbaşkanı'mıza cevap vermiş. Ayrıntıya gerek yok, Yunan hükümeti yalan söylüyor" ifadelerini kullandı....Devamını oku